Oyma Mobilya
MOBİLYANIN TARİHÇESİ
Mimarlık sanatından soyutlanması mümkün olmayan mobilya sanatı, zamanımızdan binlerce yıl önce başlamıştır. İnsanlık tarafından, önceleri rahat oturmak için ağaçtan ve taştan yapılan mobilyalar, diğer sanat dallarında olduğu gibi, mimarinin bir iç donanım aracı olarak, antik çağdan günümüze kadar evrim geçirmiş; her ülkede olduğu kadar, aynı ülkenin farklı sanatkarları arasında da değişik yapım tarzları ve modeller ile çeşitlenerek ortaya çıkmıştır.
Gereksinimlerin çoğalması, yapım alet ve makinelerinin icadıyla da mobilya stil ve modellerinin gelişmesi hızlanmış, sanatkarlar kendilerine özgü bir estetik, beceri ve düşünme kavramlarını mobilyaya aksettirmişler, yaşadıkları çağın yaşam tarzı ve sanat üslubunu yansıtmışlardır.
OYMA MOBİLYA
Mobilyacılıkta oyma, ahşap malzeme üzerine yapılan bir çizimin özel kesici aletlerle istenmeyen yerlerinin yontulması ile elde edilmesi sanatıdır. Oyma mobilyanın en önemli ülkelerinden biri olan Fransa’da bu işe “de’copaqe” yani etrafını keserek boşaltmak denir.
Oymacılık sanatının tarihi; çok eski zamanlarda insanların taş, mermer ve ağaçlar üzerine çeşitli şekil ve motifleri işlemeleriyle başlar. Ahşaptan şekillendirilmiş heykellere Mısır’da piramitlerde de rastlanmıştır. Oymacılıkla meydana getirilen ilk eserler heykeller olmuştur. Birçok kabartma taşlarının asırlar sonra yer altından ortaya çıkması bunun delilidir. Eski Mısır ve Yunan medeniyetinden kalma ağaç ve taş üzerine oyulmuş heykel ve mezarlar mevcuttur. Ortaçağda özellikle ağaç bakımından zengin olan memleketlerde oyma mobilyacılık daha da gelişerek kendini göstermiştir. İskandinavya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde o zamandan kalma oyma mobilya eserler fazlasıyla bulunmaktadır. Ayrıca Roma’da da kabartma ve oyma mobilya sanatı ile kiliseler, doğadan esinlenilerek alınan çiçeklerin motiflerinden meydana gelen şekillerle süslenmiştir. İslamiyeti kabul etmeden evvel Orta Asya Türklerinin de birçok kabartma ve oyma resim şeklinde heykel yaptıkları bilinmektedir. Bunlar Orhun’da yapılan kazılarda ortaya çıkmıştır. Türkler İslamiyeti kabul edince, put sayılan heykellerin yapımından vazgeçip oyma sanatı ile uğraşmışlardır. Bu sanat Türkistan’da gelişerek altın çağını yaşamıştır. Buradan Selçuklulara geçmiştir. Oymacılık Selçuklularda cami, saray, medrese vs. gibi yerlerin kapı ve pencereleriyle binaların dış yüzeylerinde yapıştırma şeklinde kendini göstermiştir. Abanoz, ceviz, elma, armut, sedir, gül ağacı, çam vb. gibi ağaçlar üzerine oyma, kakma, boyama, çatma (kündekari) ve çakma (kafisi işi) gibi tekniklerle bezenmiş ahşap örnekleri Selçuklu Dönemi’nde bu alanda üstün bir düzeye ulaştığını ortaya koymaktadır. Düz satırlı derin oyma, yuvarlak satırlı derin oyma, eğri kesim, şebekeli oyma (ajur) gibi oyma teknikleriyle süslenmiş parçalar; düz satırlı kakma ve kabartmalı kakma gibi kakma teknikleriyle dekore edilmiş örnekler, düz yüzeyli boyama, kabartmalı yüzeyli boyama gibi boyama teknikleri ve kündekari, yalancı kündekari gibi çatma teknikleriyle yapılmış eserler her tekniğin zengin bir repertuar bulunduğuna işaret etmektedir.
Bıçak, yüzeyden zemine doğru dik tutarak çalışılan düz satırlı derin oyma, bıçak kullanarak serbest el hareketleriyle uygulanan ve yüzeyin yuvarlak olmasına özen gösterilen yuvarlak satırlı derin oyma, yüzey daha derin oyularak zeminin belli parçaları çıkarılarak yapılan, dantel görünümü veren şebekeli derin oyma (ajur) ile bezenmiş parçalar ustaların el maharetini belgelemektedir. Selçuklulardan Osmanlılara geçen mobilya oymacılık ve kabartma sanatı daha da gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında ise ağaç oyma sanatı en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Rumi ve hatai dediğimiz çiçek, nebat ve hayvanların stilize edilmesinden meydana gelen tezyini motifler kullanılmıştır. Mimari eserlerin iç ve dış kısımları bu sanatın ustaları tarafından bezenmiştir. Türk oymacılar eserlerinde malzeme olarak en ziyade şimşir, ıhlamur, meşe ve ceviz ağaçlarından yararlanmışlardır.
Türklerde, Avrupalılarda olduğu gibi evler, bir mobilya deposu şeklinde getirilmemiştir. Türk evlerinin dışarıdan çok sade gözükmesine rağmen iç kısımları, insana rahatlık verecek bir şekilde ferah döşenmiştir. Döşemesi sade ve kibardır. Yerler parke, boyalı, cilalı veya âdi beyaz tahtadır. Zenginliğe göre hasır, bazen kilim, umumi olarak halı döşenir, sokak ayakkabısı ile eve girilmezdi. Oturmak için koltuk yerine, pencere kenarlarında rahatlık ve zerafeti temin edici sedir bulunurdu. Duvarlara, yerli dolaplar, yükler ve hücreler yapılırdı. Bunların kapakları kakma ve oyma işlemeleriyle zarif bir şekilde süslenir, böylelikle oda, kapı dizisi gibi görünmekten kurtarılırdı. Oda içerisinde görünen zenginlik, umumi olarak halı ve kumaşlarda idi. Önemli oyma mobilyalar, sandık, rahle, sofra iskemlesi, beşik, çekmece, kutu, çubukluk, kavukluk, ayaklı saatlerdi. Osmanlılarda oyma sandıklar, genellikle selvi veya ceviz ağacından yapılır, nakışlar ve oymalarla süslenirdi. Bilhassa gelinlerin çeyiz sandıkları ihtimamla hazırlanır, altın ve gümüşle süslendiği olurdu. Üzerinde Kur’an-ı Kerim okumak için yapılan rahleler ve Kur’an-ı Kerimleri muhafaza etmek için yapılan kutular, her evin en zarif ve en güzel mobilyası idi. Bu mobilyalara gösterilen ihtimam, Kur’an-ı Kerim’e duyulan hürmetten ileri gelmekteydi. Bunlar, ekseriya ceviz ağacından yapılır, üzerleri fildişi ve sedef kakma ile tezyin olunurdu. Oyma mobilya çeşitlerinin en güzel nümuneleri camilerde bulunan sedef işlemeli büyük rahle ve kürsülerdir.
Üzerine yemek sinisi koymak için yapılan, açılır kapanır iskemleler her evde bulunurdu. Bunlar, nakışlarla işlenir, cilalanır veya boyanırdı. Ayaklı saatlerin muhafazaları ile, bugünkü vitrin yerine kullanılan hücreler, umumi olarak oymalı yapılırdı. Nakış işlemelilerin içerisinde “Edirnekârî” denileni en meşhurlarındandır. Isıtmada kullanılan şamdanlar ve ince zevkin, büyük emeğin mahsülü olan çini vazolar, günümüzde paha biçilemeyen eserlerdir.
Tanzimat’ın ilanıyla Batı’nın sosyal ve kültürel hayatını esas alan Batılılaşma taraftarları, kendi örf, adet ve ananelerine sırt çevirerek Avrupa’nın günlük hayatını Osmanlı halkına adapte etmeye çalışmışlardır. Bu gayenin bir neticesi olarak, Osmanlılarda kullanılan mobilyaların yerine, Avrupaî tarzda oyma mobilyaların kullanılması ve bunların zamanla yerleşmesine önayak olunmuştur. Böylece Tanzimatla birlikte ananevi Osmanlı mobilyaları yerine Avrupaî tarzda oyma mobilyalar yurdumuza girmiştir. Bu durum özellikle, Türk evlerinde çok fonksiyonlu olarak kullanılan odaların tek maksat için kullanılmaları neticesini doğurmuştur.
Meşrutiyetten sonra başlayan millî hareket tesiriyle bazı kimseler evlerini eski Osmanlı tarzında döşemek hevesine düşmüşlerse de, bu teşebbüsler bir koleksiyonculuk mahiyetini geçmemiş ve Avrupayı taklit olmuştur. Çünkü Avrupa 18. yüzyıldan daha önce Turquerie (Türköri) cereyanı ile Osmanlı yaşamını taklit ediyordu. İçine saksılar konan eski sedefli beşikler ve pirinç mangallar, kısa iskemleler üstüne sıralanmış sahanlar ve bardaklar, raflarına çeşm-i bülbüller oturtulmuş kavukluklar, nargile şişesinden yapılmış abajurlu lambalar vesaire ile bir Osmanlı odası yapmak cihetine gidilmiştir. Bedestenden toplanan eski eşyaları Louis X üslubunda vitrinlere doldurarak bunları ecnebilere “Osmanlı odası” diye göstermekle iftihar edenler olmuştur. Bazıları da şam işi sedef kakmalarla süslü sandalyeler veya Türk sütun başlıklarına benzeyen karnaslı (stalaktitli) oymalarla müzeyyen ve Hereke kumaşı kaplı dörtköşe koltuklar, üstü çini kaplı ve sedefli iskemle gibi şeyler yaptırarak mobilyalara bir Osmanlı üslubu vermek istemişlerdir. Fakat, eski eşyaları toplayıp bir odaya koymakla modern bir Türk odası yapacaklarını zannedenlerin ortaya çıkardıkları şeyler, bir ucubeden öteye geçmemiştir.